Skip to: Site menu | Main content

RÜZGARIN ALNINDAKİ ŞAH

ASIM GÖNEN

Öncelikle şiirde en zor olanı başarmış bir şairle karşı karşıya olduğumuzu söyleyerek başlayacağım söze.Evet,şiirde en zor olandır şiiri imgeyle donatmayı başarmak.İmge şiirin tadını en üst düzeye çıkaran sihirli bir yoğunluğun çok yönlü bir anlama bürünmesidir.Burada ben bunu tarif etmeyeceğim ama Şevki’nin şiirinin bel kemiği de bence bu olduğu için,üzerinde biraz duracağım.Evet şiire en büyük tat katıcılardandır imge.Eğer şiirde imgeler sesin bir imgeden diğerine geçişini akıcı kılmıyorsa,şiirin imgeli olmasından,imgesiz olması daha olumludur.Ama imgeden imgeye sesin geçişi akıcı ise,işte o şiir mükemmelliğin olduğu yerde gösterir kendini.Şevki şiirini imgelerle örerken,bu zor olan yolu seçmiş ve alnının akıyla da çıkmış işin içinden.Tekrar ediyorum,şiiri görkemli kılan en önemli örgüdür bol imge ve imgeler arası uyum.Yani şiirde bir imge kendinden sonra geleni bir dokunun diğerini kabul etmesi gibi, birbiriyle uyumlu ve kopmaz bağlarla bağlı olmalıdır.Şevki bu yolu seçmiş ve başarmış bir şair.Ondaki bir ruh yoğunluğunun imgelerle nasıl şiire durduğunu,Ölümü Aşmak adlı ilk şiirinden bölümlerle örnekleyelim.

Sen koynuna aldığın

O şakacı yakamozlarla

Aşmak isterken ölümü

Düşlerine en taze en acar

Yıldızları sağarken

Ben avuçlarımın arasında

Sımsıkı tuttuğum gökyüzüne

Güvercinler uçurdum

Sana ve bana

Yumuşak bir sesle şiir bir dizeden öbürüne,bir kuğunun altın bir gölde pürüzsüz yüzmesi gibi,akıp gidiyor.Ölümü aşma eylemi,ölümden korkusuz,ölümle mücadele zorluğunu ise daha kolaya,daha rahata indirgiyor.Birinci bölümde sen dediğine, o kim olabilir diye düşünmek,burada aynı zamanda bir imgeyle karşı karşıya olmak ve bir anlama kendince kapı aralamaktır bu,en şakacı yakamozlarla ölümü aşmak istetirken ve düşlerine de yıldızları sağdırırken,ben olan kendisi,avuçlarının arasında sımsıkı tuttuğu gökyüzüne güvercinler uçurur.Elbette okuyucu nasıl bir anlamla karşı karşıya olduğunu sorgularken,güvercinlerin barışı,kardeşliği,özgürlüğü çağrıştırdığını fark edecektir.Avuçlarının arasında sımsıkı tuttuğu gökyüzü imgesi,o mavi, o görkemli boşluk belki de yaşam alanının bütünüdür.Özgürlüğün kardeşliğin,dayanışmanın,kavuşmanın ülkesidir.İşte imge budur.Onu herkes kendi birikim ve beklentisine göre yorumlayacaktır.Kendisi için neyi çağrıştırıyorsa,onun tadını emecektir şiirin memelerinden.Onun anlamını verecektir.Yani imge herkese göre anlam verme hakkını tanırken,bu hak birbirine de tamamen zıt olamaz.Oradaki acı birisi için askerlik acısı ise,bir başkası için yad ellere gelin gitme acısıdır.Oradaki tat birisi için askerden dönmenin sevinci ise,bir başkası için onulmaz bir dertten kurtulma sevinci olabilir.Uçurduğu güvercinler herkes için bir tat verir.O barıştır.Savaşa karşı barışın güvercin biçimindeki güzelliğidir.O barış hem kendisi için,hem de sana dediği tüm insanlık içindir.Sen dediği,onu kendisi ile yan yana anmasından,onu da kendisi kadar,belki de kendisinden de çok sevdiği anlamını çıkarmaz mı ortaya?Yıldızlar başka bir güzelliğin simgesi olarak,şiir güzelliğine bürünürken,eziklik duygularını sindiren bir ortam içinde insanın içini ferahlatan bir tat olarak çıkıyor ortaya.

Bütün bunlar şairin ruhuna sinen birikimlerin o ruh yoğunluğu içinde bir bütün olarak dışa çıkması,yani bir şiirin doğumudur bu.Tek tek dize,tek tek imge değil,bütünü ile sağanak halinde bir şiir doğumudur yani.Şiirde en zor,en sancılı olandır bu.Ama şiirin de en hasını çıkarır su yüzüne.Şevki’nin bütün şiirleri için aynı açılımları yapmak mümkün.O bu ruh yoğunluğunu imge sağanağından avuç avuç toplayıp şiire dönüştürmeyi ustaca beceriyor.

Gerçeküstücü hastalıklı şiirin yeniden hortlaması olan postmodern,ikinci yenici,yaşamı değiştirme yükümlülüğünden kaçan hastalıklı,kapalı ögelerden uzak,açık,duru,kimliğini bulmuş bir şiir Şevki’nin şiiri.Yüzü yaşama ve onunla mücadeleye dönük şiirin güzelliklere nasıl da meme verdiğini yeniden gösteriyor Şevki bize.Şimdi de Asya şiirinden bir bölümle girelim Şevki’nin şiirinin içine.

Sevseydim seni sevseydim

Ah sevebilseydim seni

Yine de kapımızı çalar mıydı ki zulüm.

Kurguya ve içtenliğe ve bunu sese dönüştürmeye anlamı ile birlikte bakalım.Az mı sevmiş Asya’yı.Hayır,kesinlikle hayır.Bu dizeler ancak böyle sevmekle çıkar ortaya.O ne kadar çok sevmişse,o büyük sevmeyi çekilen zulümlerden dolayı yetersiz görüyor.Sevdikçe sevmeyi daha büyük kılmanın sonsuz büyüklüğünü arıyor ve bunu beceremedim mi yoksa diye kendini suçlama gereği duyuyor.Öyleyse niye sevseydim seni,ah keşke sevebilseydim diyerek sevmemiş gibi bir tavır içine giriyor.Bir kere zulüm çalmış kapıyı.Ona engel olunamamış.Önü kesilememiş zulmün.Güç yetirilememiş,ya da bir biçimde önlemi alınamamış bunun.Hani ölümcül bir kaza olur da,bazen keşke şöyle yapsaydım,keşke böyle yapsaydım,tüh diye yakınır,yapılacak bir şeyleri yapmamış gibi kendimizi suçlarız.Onun gibi bir pişmanlık içine düşmenin acılı dışa vurumu bu dizeler.Daha çok sevseydim,daha çok sevmek bu zulme karşı koymanın bir yolunu bulurdu diye düşünmenin pişmanlık hali yani. Devamla:

Nefeslerimizi çatlatmasaydı

Korkunun dalları

Karanlığımızda tomurmasaydı bu kadar

Nefeslerimizi çatlatmasaydı biçimindeki yorgunluk imgesini pek şiirsel bulmadım bu noktada.Bazen böyle oluyor.Kitabın birkaç yerinde bu tür dizeler yok değil.Ama bütünü ile bakınca,bu tür küçük aksaklıklar,o koca binayı gölgelemiyor.Evet,bu dizelerdeki öze dönersek:zulme karşı koyamayışı korku ile suçlamak kadar,onu karanlıkta tomurmakla da sorumlu kılıyor.Korku ve karanlık değil mi zaten çekilenlerin temelinde yatan.Ama onun sebebi kim?Ona karşı yapılması gereken bir tavır bence şiiri daha görkemli yerlere çıkaracaktır.Burada karanlıktan yakınmaktan çok,cahilliğe öfkeli bir gönderme var.Bu öyle kuru bir sataşma değil.Bu şiirle politika yapmanın ustaca biçim almış hali.

Ah ne yazık

Ben seni aldattım Afrodit’le

Kurtuluşu,ülkeyi,Asya’yı Afrodit’le aldatmanın pişmanlığı sarmış duyarlığı.Kimdir Afrodit için ülkesine,insanlığa,güzelliğe sırtını dönen.Şu dizeler bunu daha net anlamamıza kapı aralıyor.Hem de şiirin erişeceği en yüce ustalıkla.

Duyuyor musun

Yeni gömütlere hazırlanıyor toprağın

Dizeleri ne denli kara haberleri çağrıştırıyorsa,

Adanmış bir aşk

Ululasa da tarihini

Yürüyor yine haytalık

Yürüyor kötülüğün esiri şehirler.

Dizeleri de bir yürüyüşün,bir hareketliliğin dili oluyor.Bu hareketlilik bizi şiirin başına götürüyor.

Kargıların döl yataklarına

Saplanıyor uykular

Ah uykular diyesi geliyor okuyucunun.Öyle tatlısın ki,en büyük acılarla kardeş olmayı şaire hamal gibi taşıtıyorsun.Bu olumsuzluğun nedeni yalnızlık değildir.O kutsal aşk,yalnızca kendini görerek,aşkın tarihini haytaca ululasa da,bunun yüzünden esir olsa da öteki,değerler yine de bir yerlere doğru yürümesini sürdürür.

Şiirini yaşamla özdeşleştirenlerin şiir pınarı asla kurumaz.

O pınarın sürekli akması için kaynağının sürekli dolu olması gerekir.Onun kaynağı halkıyla birlikte yaşanılanların kendisidir.Yaşamın kendisidir.Kaynak oradan beslenince azalma ya da kuruma söz konusu olamaz.Yaşanılanların her evresi ki,bunlar yaşamın sonsuz olduğu kadar sonsuz şeylerdir,durmadan güzelliğin yeni evreleri,biçimleri olarak kendini üretirler.

Gözlerin Munzur kokuyor

Çocukluğun biricik sığınağındır

Sığınağıdır uykusu kaçan gecenin

Soyunun izini süren kelaynağın

İşten atılan karıncanın

İşten atılanlar,sıla hasreti,uykuları kaçıran her türlü olumsuzluklar,nasıl da çocukluğun sürekli özlenen o saf,o tatlı günlerine bir sığınak gibi götürür insanı.Birikmiş huzursuzluklar,o günlerin çocuksu huzuru ile orada bir avuntu bulur kendine ve içi burkulur.İşten atılmanın sıkıntısı,kimliğini bulamamış bir halk,bütün bunların birey üzerindeki sıkıntısı,çocukluğun o düş denizinde daldırıp,böyle yaratıyor şiirin hasını.Yeter ki o yürek bütün bunlarla iç içe,omuz omuza olsun.Yeter ki duyarlığı o yaşam beslesin.Şiir alır başını da,pınarlarından bal akıtır.Kısırlığa yer kalmaz orada.Onun için tavrı halktan,emekten yana olan şairlerin şiirleri böylesi güzellik zenginlikleri ile doludur.Şair yüzünü yaşama ve halka dönünce,tek tek dize,tek tek imge aramaya gerek kalmıyor.O duyarlığın gökyüzünden bir sağanak gibi dökülüyor onun başına ve o altınını,gümüşünü,zümrüdünü,incisini avuç avuç topluyor ve şiiri bütünü ile çıkarıyor ortaya,parça parça değil.

Susma

Çünkü sen susarsan

Çatalı kırılıyor sözcüklerin

Sığınaksız kalıyorum

Ellerimi ayaklarımı

Ateşli bir mektubun

İhtiraslı yalımları alıyor

Sen susunca

Gaibe çıkıyor adım

Adres bırakmadan çekip gidiyor

Çekip gidiyor turnalar da

Susma

Çünkü sen susunca

Magmalara dökülüyor yıldızlar

Yaramdaki çocuk ansızın ağlıyor

Ve emziğimdeki bütün fidelerim kanıyor

Sen susunca

Umutlarını anlamın ihtişamlı

Dudaklarına yedirmiş

Vebalı şehirlerin sürgünü oluyorum.

Keşke emziğimdeki bütün fidelerim kanıyor dizesinde,fideler emzikte olmasa da başka bir şeyde olsaydı.Fidelerin emzikte olması yukarıda da değindiğim gibi tek tük şiirce olmayan küçük noktalar.Ama vebalı şehirlerin sürgünü olmak da o kadar görkemli tabi.Magmalara dökülen yıldızlar,yarasında çocuğun ağlaması,şiirin altın madeninden külçe külçe sökülüp kendini göstermesi.Bu kadar olur bu.

Kimdir susmasını istemediği?Hangi ceza o susunca bu kadar acı bir yükün hamalı yapar şairi ve oradan böylesi bir güzellik abidesi çıkar ortaya.Varsın okuyucu kendi hissettiğince çözsün bu sırrı.İmge de bu değil mi zaten.

Şevki bir noktada durup,o noktaya hapsetmiyor kendini.Durduğu noktadan bütün noktalara kapı aralıyor.Durduğu noktadan bütün noktaları kucaklıyor yani.Bir yerde namus cinayetine kurban giden Güldünya,şiirine konu olurken,başka bir şiiri aydın ile halk arasındaki kopukluğun içinden çıkıp geliyor.Yurtdışındaki işçiler,özlemleri,acılar,oradan alacağını alıp,Afrika’nın karalar giymiş coğrafyasına dalıyor.Oradan tekrar yöresele,Sivas’a geliyor.Nasıl gelmesin ki,Afrika’da açlık,Sivas’ta yangın birbirinden ayrı,birbirinden daha küçük acılar değil ki.Birbirinden daha az etkileyiciler değil ki.Şair yurdunda yaşadığı kadar,Dünya’da da yaşıyor.Ülkesini cehenneme çevirenler kadar,Dünya’yı cehenneme çevirenlere karşı da duyarsız değil.

Özlediği yer,hiç değilse düşlerinde emzirir göğüslerini ona.

Besni üzümü döker

Gözlerimin serabına

Belören’in ona kucağını açması böyle olur.Sonra ta uzaklara gider.Zamanın çok uzaklarına.Orada dostlar bulur.Söyleşir,dertleşir,kucaklaşır onlarla.

Ey Sokrates

Akıl vatanını çoktan yitirdi

Bu yüzden dağların ardına düşüyorum

Ve senin ardına düşüyorum

Ucunda ölüm de olsa,uğruna,ardına düşülecek şeylerin kutsallığı,büyüklüğü şairi böyle sürüklüyor peşinde.O gözünü kırpmadan bunu göze alıyor,

Benim çağımda da baldıranla sulandırılıyor

Düşünce ve aydınlarıma yağlı kurşunlar sürülüyor

Yurdundan birer birer koparılıyor çiçeklerim

Bu yüzden böylesine kör

Ve böylesine kelebeksiz kalıyorum

Kör kalmak kendi suçu değil kör kalanın.Asıl olan onu kör bırakan.Aptala aptalsın demek kolay.Ama asıl olan onu aptal yapanı görmek,onu karanlıklara gömeni görmek ve onunla mücadele etmek.Gerçekçi bir şairin en onurlu yanı işte bu olmalı.

Emeğin temelinde de sevgi vardır

Eğer sevgisi kısaysa bir temelin

Yıkımı depremden beterdir

Şiir anlamını ne kadar derinlerde saklıyorsa,tadı da o kadar güçlü olarak sarıyor okuyanın damağını.Sonra gelip çocuklarla çocuk tadında güzellikler üretiyor.O çocuklar ki emeğini pazara çıkarır da bir tadımlık bal çalamazlar dudaklarına.Hep acıları bir küfe gibi taşırlar yüzlerinde.

Çocuklar söyleyin

O incinmiş gözlerinizin

En derin kuyusuyla

Oyunlarınızı avlularda

Bırakıp nasıl da

İçtiniz çırpı deresini

Oysa sefaletiniz daha on üçünde

On beşindeydi

Olgunluk çağına

Koca bir yüzyıl vardı

Güvencesiz barınaksız

Ve lalesizdiniz

Bunlar bizim çocuklarımız.Biz de onların şairleriyiz.Eğer gerçekten onların şairleriysek,şiirde böyle sarmalar ülkenin ve insanlığın ruhunu.Başka ne diyelim.

Son olarak sevginin emekle birlikteliği,en hassas duyarlıkla,melankolik bir yoğunlukla,şiirin en tatlı sofrasına çağırıyor okuyucuyu.Kabaca bilgiçlik taslamıyor.Bilgi dağarcığından çocuk elleriyle,safça çıkarıp,çocuk güzelliğinde işliyor görüşlerini bilgeliğin halısına.Belki çokça bilge değil ama çokça usta,çokça ince yapılı.Biraz daha görmek istediğim bir beklenti ile sözlerime son verirken: taraf olmak yetmiyor.İyiden,güzelden,barıştan,kardeşlikten,dayanışmadan,en ilerici üretim,en kardeşçe paylaşımdan yana olmak yetmiyor.Eğer şiirin bir yarısı bu ise,öbür yarısı da karşı olmaktır.Bütün bunlara giden yoldaki engellere meydan okumaktır.Bu Şevki’nin şiirinde yok demek istemiyorum.Ama biraz daha gösterse kendini,şiirin o lezzetler deryası daha bir görkemli olacaktır.Kendisine bundan sonraki çalışmaları için sevgiyle kucaklıyor ondan yeni ürünler bekliyorum.

Asım Gönen

 

 

[ haber belgeliği ]