Skip to: Site menu | Main content

AYHAN ALTAY

e-posta : ayhanaltay@gmail.com
Web site: www.ayhanaltay.net
telefon   : 0 555 287 20 57

ÖZGEÇMİŞ

Çevreye duyarlı, ütopyasına sevdalı bir sosyalist...

Tüm dillerin özgünlüğüyle yaşamasından yana, Türkçe'nin kirletilmesine kırgın...

Ellili yaşlarında bile kavak yelleri durulmayan, umudu yaşamına katık edenlerden biri...


ÖRNEKLER

ÇOCUKLUĞUMUN SONBAHARLARINDAN 

Hala aklımı karıştırır çocukluğumdaki kentimin sonbaharları.  Ne yazın sağanakları, ne de kışın hüznü olmazdı. Hava bir açar, bir kaparsa da; doğa en usta ressam becerisi ile boyardı kendini. Pembe, sarı ve  kırmızıların sıcaklığı fışkırırdı yeşilliklerden. İvecen bir sincap çevikliğinde tırmanılırdı dev kestane ağaçlarına hasat için. Kış armutları toplanıp depolanır. Kavak ağaçlarına sardırılmış, yapraklarının çoğu dökülmüş asmalarda, her biri en az bir kilo çeken kırmızı keçi memeleri ballanırdı. Gökyüzünde akşam turları atan kırlangıçların yerini, eski evlerden koparılmış pedavra çıtalı uçurtmalar alırdı.
Güz ahmak ıslatanlarını gözlerdi bazıları; bıldırcın avlamak için. İki metreye yakın sopanın uzundaki yuvarlak ağdan oluşan avgarları ve bir lüks lambası yeterdi bıldırcın avcılarına.  -Bilmem şimdilerde yeniden doldurulabilen ışıldak lambalar kullanılıyor mudur ve hala göç bıldırcınları geçmekte midir?-    Haaa, bir de üstü bir bezle örtülü sepet gerekir kuşları koymak için. Bundan sonrası gece yağacak çisentiye bağlıdır. Göçmekte olan kuşlar, kanatları ıslanınca uçamazlar. Işığın gözlerini kamaştırması da cabası. Görülen her kuş avgarın içinde bulur kendini.
Sabahın ilk ışıklarıyla dönerdi balıkçılar, buzhane iskelesine. İskelede kendilerini bekleyenlerin teknelere fırlattıkları sepetlerine balık doldurup verirlerdi. Bu ücretsiz balıktan yararlanmak için tek koşul balıkçılardan önce iskeleye gelmiş olmaktı. Balıklar boşaltıldıktan sonra Tersane çeşmesinin yanındaki çınar dibinde ilk çaylarını içerlerdi.
İskete ve sakacılar otururdu Meydankapı kahvelerinin önünde ikindi sonraları. Salıverdikleri kuşları gökyüzünde uçuşur, yaşlı çınarların yapraklarını dökmekte olan dallarına konar, ama uzaklaşmazlardı. Ne zaman ki akşam olmaya başlar, kuş sahipleri teker teker ortaya çıkar, sağ ellerinin işaret parmaklarını yatay olarak yukarıya kaldırırlardı. Kuşlar, sanki hep sahiplerini gözlermiş gibi hızla gelip konarlardı bu parmaklara.

*                         *                       *                         *

Kaleyazısı alnındaki on iki metrekarelik dükkanında berber İsmail son müşterisini de uğurlamış, küçücük masasının üzerine çilingir sofrasını kurmakta, kapı önündeki mangalda çingene palamudu cızırdamaktadır.Tam da o anlarda belediyenin jeneratörü çalışır, elektriklerle birlikte İsmail'in arkadaşı manav Hakkı, elinde temizlenmiş marul, yeşil soğan, birkaç elma ve bir şişe yeni rakı ile gelir.
Gecenin hayli ilerlemiş bir saatidir. Berber İsmail'in eşi, gelmeyen kocası için endişelenmekte, üç katlı olup ortadan dikey ikiye bölüştükleri bu her katında bir oda olan evinin orta kat penceresinden yola bakmaktadır. Odanın bir kenarına serilmiş yatakta oğulları on üç yaşındaki Ali ile sekiz yaşındaki Hüsnü uyumaktadırlar. İsmail'in bu ne ilk geç gelişidir, ne son olacağa benzer. Ay erken batmış cılız ve seyrek sokak lambaları koyu gölgeler oluşturmuştur. Kadın usulca yerinden kalkar, uyumakta olan büyük oğlu Ali'nin omzuna uzatır elini. Yavaş yavaş seslenirken sarsarak uyandırır oğlunu.
Bıldırcın avından dönen birkaç kişi görür yalpalayan babasını taşımakta olan  Ali'yi ada yokuşunda. İsmail'e takılırlar: "Yarın akşama bıldırcın hazır, İsmail Usta."

 

YAZ

Daha temmuz çıkmadan asma gazelleri kapladı ortalığı. Bu erken güzün sorumlusu ne? Ne oldu bizim dünyamıza?
Eskiden sonbaharları böğürtlenler getirirdi. Şimdilerde kavurucu sıcaklara dayanamayan asma yapraklarıyla geliyor ağustos bile girmeden. Bu da temmuzda eylül hüznünü yaşatıyor.
Temmuzda eylül hüznünü yaşamak.. Oysa sıcaklar kavurmakta ortalığı. Yaz, hem de başka yazlara benzemeyen bir hışımla gelmekte üzerimize. Döner pervaneler esritmekte düşüncelerimizi.
Sokak kedileri saldırıyor verdiğimiz sulara. Eskiden bakmazlardı.
Çekirdeksiz sultaniler olgunlaştı. Bardacıklar ballandı dallarında. Düş kokulu günlere gebe gönüllerimiz.
Biliyorum, henüz Japon kanserine yakalanmamış kestaneler irileşmeyecek bu yıl.
Denizden gelen imbat serinlikle birlikte güneş yağlarının ağır kokularıyla hışırdamakta dallardan açık pencerelere. Ara sıra sokaktan geçen araçlar erimiş asfalt cızırtılarını taşıyor kulaklarımıza.
Sivrisinekler az bu yaz. Yağışsız geçen kış ve bahardan sonra, üreme alanları azalmış olmalı. Ya karasineklere ne demeli, onlar nereye gittiler.
Baharda "arılar yok olmakta" diye yazmıştı gazeteler. Yine de geçmiş yıllardaki kadar yaban arısı görülmekte çevrede.
Bir karıncalar çok bu yıl. Önce kayısı ve şeftalilere saldırdılar bizden önce, şimdi de bardacıkların içlerine dolmaktalar. Umarsız bakmaktayız dallara. Saldırılmamış yemişler bulmak için.
Seçimlerin üzerinden altı gün geçti. Yıllar geçmiş gibi duyumsamaktayım günleri. Değişim olmadıkça seçimin anlamı da olmuyor sanırım. Üstelik umut da çok uzak gibi..
Şair dost İlyas Tunç telefonla aradı dün akşama doğru. Boztepe'den Ordu'yu izliyormuş. "Boztepe'ye varmalı/ şu Ordu'ya bakmalı" türküsünü anımsadık. -Türküleri Anadolu gibi kokan, başka ülkeler de var mıdır acaba?-  Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun; "Ne zaman bir köy türküsü duysam, şairliğimden utarım." sözü geldi aklıma.
Eskiden dövenle sürülen harman yazları vardı. Köy türküleri, ayran testileriyle birlikte o harmanlarda kaldılar. Şimdilerde çevre sorunları oluşturan kaplarda satılıyor ayranlar. Ne tadı o tat, ne sunumu o sunum.
Özgürlük duygusu vermeyen buğulu mavi göklerde ardık bulutları, yoktular. Süpersonik -ne demekse?- uçaklara kaldı gökyüzü. Romantizmle inatlaşarak. Yenildik, paranın egemenliğine bir kez daha. Ama bitmedi daha savaş bitmedi. Ya mavi gökyüzünü geri alacağız, ya da yok olacağız birlikte. Her şey için çok geç olduğu o zamanda, paranın bir işe yaramadığı anlaşılacak. 
Göksu'dan mehtaba çıkılmıyor artık. Roketlerin gürültüleri taşıyor doymazları.
Amerikalılar pislediğinden beri ay altında sevişmiyor vurgunlar. -Oh, en azından yıldızlar parsellenemedi daha.-
Her şeye inat bir kızıl gül açmakta.

28 Temmuz 2007 - Seferihisar

 

 

AKLIMI YELE VERDİM

öfkemi küpe bindirip
aklıma düşeni yapacağım yine
inadına seveceğim ellisinde
sıcacık umut düşlerini

kavak yellerimi estireceğim yeniden
sevdalanmak için sevdalandığımız
on dokuz öncesi yaşlarımdan getireceğim umutlarımı
öküz altında buzağı arayacağım
öfkem için

"o taraflı olmamak"ı boş verip
inadına taraflı olacağım
ateş üstünde oturacağım yine
küllenmeyen yüreğimle
ayak takımı olduğum için
ayak direyeceğim
ve bam teline teline basacağım
ağaların beylerin

inan güzeldir çıban başı olmak
ensesi ve yüreği kalınlara

 

BIRAKAMAM
duvar diplerine saklanarak yürümedik mi
kılıcı kanlıların kurşunlarından
yaktığımız türküler nerde şimdi
nerde
yitirdiğimiz canlar
duvaksız gerdeklere soyunan
o ölümsüz yoldaşlar

izin vermem
alıp götürmesin hazanlar delikanlı düşlerimizi
tutkusunu yüreğinde saklayandır ölümsüz
devrim ateşiyle yanandır altmışında
geri dönülmez yolların che'sidir
bir Ankara sabahının Deniz'i
Kızıldere suyunun Mahir'idir
Ve
namludaki umudumuzdur
tetiği düştü düşecek

sen olmazsan
alıp götürür beni yalnızlık
dayandığım orman
su içtiğim ırmak kurur
benden geriye kalan
gömütümde tek başına
üşüyen bir umuttur

Seferihisar
13 Ekim 2007