dumansızlar
SESLİ EDEBİYAT DERGİSİ

YUNUS BEKİR YURDAKUL
Yaşamını güzelliklere adamış bir dost insan.
İzmir'de yaşıyor.
Türkçe sevdalısı.
Dumansızların sınıf başkanı.
ÖZGEÇMİŞ
1953'te, Kayseri'nin Sarımsaklı köyünde doğdu. İlkokulu aynı yerde tamamladı. Ankara Kurtuluş Lisesi ve Gazi Eğitim Enstitüsü İngilizce Bölümü'nü bitirdi. Erzincan, İstanbul ve İzmir'de çeşitli okullarda uzun yıllar öğretmenlik yaptı. 2003'te emekli oldu. Özel sektörde yönetici, eğitim uzmanı, basın danışmanı, yayın yönetmeni, düzeltmen, yayına hazırlayan olarak görev aldı. 1992'de İzmir'e yerleşti. Yirmi yıla yaklaşan gazetecilik serüveninde, yerel gazetelerden başka, Yeni Asır, Gazete Ege, Milliyet Ege, Haber Ekspres'te çalıştı. Kitap, edebiyat, kültür-sanat, çocuk sayfalarını hazırladı ve yönetti.
Deneme, eleştiri, değini, anlatı ve söyleşileri çeşitli gazete ve dergilerde yayımlandı.
"İzmir İzmir kent kültürü ve sanat dergisi"ne, kuruluş sürecinde önemli katkılarda bulundu. Anadili dergisinin yazı kurulunda çalıştı. Ünlem sanat dergisini kuran ve hazırlayan kurul içinde yer aldı.
Çeşitli dergilerde, görsel ve teknik yönetmen, yayın kurulu üyesi, editör, düzeltmen ve danışman olarak çalıştı.
Doğru ve etkili konuşmak ve yazmak, iletişim, dil sevgisi, dilde kirlenme, Türkçenin sorunları, dil ve iletişim vb. konularda söyleşilere katıldı, konuşmalar yaptı.
Kitap yayıncılığı yaptı. K Yayınları'nın kuruluş sürecinde Genel Yayın Yönetmenliğini üstlendi.
TRT İzmir Radyosu için, dört yıl boyunca (1997-2001), dil ve kültür-sanat izlenceleri; Batı Radyo'da, bir yıl süreyle (2001-2002), "Şiirce" adlı şiir-söyleşi izlencesini hazırladı ve sundu.
Milliyet Ege için hazırladığı çocuk sayfası " Arkadaş" ile " 2000 Özel Ekin Lisesi Eğitim Başarı Ödülleri" yarışmasında " Özel Ödül"e değer görüldü.
2001'de, İzmir'de yayımlanan ilk kitabı " Sözün Doğru Desene"de, bir dönem Yeni Asır'da "Dilden Dile" başlığıyla yayımladığı dil yazılarından bir bölümünü topladı. " Şiirlerde İzmir/ 'Bütün Hüzünlerin Başkentine' " ve " Öykülerde İzmir/ 'Bir İzmir Var/dı' " adlı iki seçkiyi (Ercan Günaydın ile birlikte) hazırladı. Bu iki yapıt da Ercan Kitabevi Yayınları arasında çıktı (2003). 20. yüzyıldan 106 şairin 360 şirini bir araya getirdiği, "Kanatlı Sözler" Bahçesi adını verdiği Çocuklar İçin Şiir Kitabı, Mavibulut Yayınları arasından çıktı (Eylül 2006)
Çağdaş Gazeteciler Derneği (ÇGD), Edebiyatçılar Derneği, Çocuk ve Gençlik Yayınları Derneği (ÇGYD) ve Dil Derneği üyesidir.
2003'ten bu yana, Dil Derneği'nin İzmir Temsilcisidir. Haziran 2006'dan bu yana Narlıdere Belediyesi Sanat Danışmanı olarak görev yapmaktadır.
Söyleşi ve yazılarında önceliği ve ağırlığı, Türkçenin, başta kitle iletişim araçları olmak üzere, yaşamın birçok alanında kullanımından doğan sıkıntı ve sorunlara verdi.
Anadilimize duyarlığını ve dil sevgisini ortaya koyduğu yazı, yayın ve söyleşilerini; eğitim, basın, yayın ve sanat alanındaki etkinlik ve çalışmalarını sürdürüyor.
Evli, bir kızı var.
ÖRNEKLER
TÜRKÇEMİZ TÜKENMEZ!
Çoban kız
Yazının düzünü yorgun adımlarla aşmaktaydılar. Bir küçük pınarın başında nasılsa ayakta kalmış alıç ağacının gölgesinde bir soluk almayı kurdular. Gayretli adımlarla ağacın duldasına daha bir tez vardılar. Bir kıyıcıkta uyuklayan kuzuların, oğlakların arasındaydı küçük kız. Usulca seslendiler. Uyandı. Suyu sordular ilkin; içilir miydi? "Acı demezseniz?" dedi kız. Az biraz çoraktı, ama iyiydi su. Kana kana içtiler.
Adı Kezban'dı. Okuyordu. Bu yıl son sınıftaydı. Okul bir bitsin, soluğu öğretmen okulunda alacaktı. Öğretmen olacaktı. Tatillerde kuzuyu oğlağı yazıya çıkarıyordu, otlatmaya. Torbasında azığı vardı. İnceden, yazının renginde, bozkırın tadında birkaç tane tandır ekmeği, peynir... Çıkardı torbasındakileri, yolcu konuklarına sundu. Kezban'ı kırmadılar. Mahcup lokmalarla ortak oldular onun azığına. Saçlarına ak düşmüş olanı, Kezban'ın özenle katlayıp bir kenara kaldırdığı torbasını düşürdü gözlerini, "Başka ne var torbanda?" Kezban'ın yüzü ışıdı. Yanakları al al oldu. Heyecanla döndü, torbasını kucakladı. Küçük elini, bir anda yitirdiği torbadan sevgiyle çıkardı. En güzel sesiyle konuştu: "Kitabım var; kitap okuyorum bu kuzucuklar uyuklarken."
Yangın!
Bahçede biriktiler öbek öbek. Ellerinde kitaplar... Gözlerinde hınç, yüzlerinde hüzün, bedenlerinde ayrılığın zorbalığı, umarsızlığı... Ellerinde okul kitapları... Yüreklerinde, hayatın bir başka kesitine atlamayı "başarma"nın sevinci... Ellerinde, bir an önce "kurtulma"yı kurdukları ders kitapları... Ellerinde kırık dökük sevinçler... Okul bahçesindeler...
Ansızın bir kibrit çöpü alazlandı... İlk kitap tutuşuverdi bir kıyıcığından... Bağırmadı... Kimseleri yardıma çağırmadı... Kapağı, uçları kıvrık sayfaları, elleri, ayakları, içi yandı göz açıp kapayıncaya dek. Elini yakmayı göze alamayan bir haylaz, onu, meydan ateşinin ilk kurbanı olarak, arkasından peş peşe üstüne düşeceklere yol açarcasına, ondan kaçarcasına ortalığa bırakıverdi. Daha o yere düşmeden yerden yükselen çığlıklar bahçe duvarını aştı, göğe ulaştı. Yerde yananın, acı içinde kıvrananın üstüne kitaplar, kitaplar, kitaplar düştü birbiri ardınca. Her düşen kitap, yangına bin yeni alaz uladı. Ateşi gören geldikçe, ateş büyüdükçe halka genişledi. Halka genişledikçe atılan kitaplarla ateş büyüdü. Halka bahçe duvarına dayandı. Bahçenin kahverengi toprak zemini, yer yer kırık bozuk, çimentodan çalınmış beton yaya yolları, yüzyıllık okul binasının bozbulanık duvarları... her yer, her şey kitap ateşinin kızıllığına boyandı.
Oradaydı... Halkanın bir adım dışındaydı. Koltuğundaki kitaplara, okula, öğretmenlerine, okul yıllarına küskündü. Ateş bahçeyi sarınca bahçeden çıktı. Liseye verdiği altı koca yıl, film oldu, yayıldı gözünün alabildiğince. Sevemediği, güzellik bulamadığı, başaramadığı yılların suçunu, nasıl olurdu da kitaplara yüklerdi? Kucakladı hepsini, evinin yolunu tuttu. Başarısızlığını, hüznünü, kaybolan yıllarını, haylazlıklarını, kol kola oluşları, yarı yolda bırakılışları... hepsini, her şeyi, herkesi unuttu. Bir sevdiği kaldı yüreğinde, bir de meydan ateşine verilen kitaplar.
Asıl tükeniş!
İki öykü yirmi yıl arayla yaşandı. İki öykü, yirmi yıl arayla, aynı topraklarda, Anadolu'da yaşandı. Birinci öykünün ne denli uzağına düşürüldük şunca kısa bir zaman diliminde. İkinci öyküye birileri öykünüp kitaplardan sonra, kitap yazanları da yaktılar bu topraklarda...
Bugün kent sokaklarında, tabelalardan yansıyan dünyada tedirgin dolaşıyorsak; otobüslerimizde, dolmuşlarımızda sabah akşam, uyuklaya uyuklaya, "hep aynı direk, hep aynı böcek" manzarayı seyredip miskin miskin bakıyorsak; konuşmak, konuşup anlaşmak yerine bağıra çağıra atışıyorsak; mektuplaşmalarımız, iki satır yazmalarımız, çoktan unutulmuş bir zaman diliminin soluk anılarına dönüşmüşse; yanlış konuşup anlaşıyor(!), derin derin susuşup bakışıyorsak; kitaplarımız kitapçı vitrinlerinde solgun, baskı sonrası sergenlerde mahcupsa; bin kişi bir olup yüz gazeteye yüz vermiyorsak; bin kitabı on yılda tüketemiyorsak; okul eksiğimiz on beş bini bulurken kütüphanelerimizin sayısı bine varmamışsa... anadilimizin bağını ayrık bürüyor demektir.
Ayrık!.. Hani, şu "Hele köküme bir yer bulayım, siz beni ondan sonra görün!" diyen arsız ot. Bir yanda Batı'nın dillerinden dillerine iğneledikleri sözcüklerle, deyimlerle dert söylemeyi hüner sayanlar; bir yanda İran, Arabistan çöllerine her gün bir yeni post yayanlar... Bu ayrık otlarının hükmü böyle yürüyüp gidecekse dilimiz, "ses bayrağımız", "anayurdumuz" Türkçemizin yaşayacağı asıl tükeniş geride demektir!
Yüreğinde bir sevdiği bir de meydan ateşine verilen kitaplar kalanların, çoban kızların torbasına kitapları yeniden koyacaklarına umudumuzla Türkçemiz, yine de yaşayacak bütün güzelliğiyle.
tek Kişilik Oyun!
Y. Bekir Yurdakul- Gel buraya! Bir oyun oynayalım seninle...
(Oynamak isteyen o! Neden ben gidiyorum! Gitmiyorum işte!
"Birlikte bir oyun oynar mıyız?" dese koşarım...- Gelsene oğlum!
(Mahallede herkesin 'oğlu'yum ben. Adım da yok!...)- Oynamak istemiyor musun?
(Oyun gibisi var mı? Nasıl geri çeviririm? Seninki oyuna çağırmak değil ki...)- Ne biçim çocuksun sen? Oyun dendi mi düşünür mü adam?
(Sen düşünmez misin?)- "Bırak çocuğu, istemiyor anlaşılan..." diyorsun da abi, aklıma geliverdi işte; eli gözü şaplak görsün, gözü açılsın, hayatın zorunu öğrensin biraz...
(Yanındaki senden iyi; ondan incelik öğrensen biraz...)- Tamam, ben geldim işte! Bakma öyle tuhaf tuhaf!
(Hiç değilse bir adım attın.)- Aç bakalım ellerini! Şöyle ileri doğru uzat. Bak işte böyle, avuçların göğe bakacak. Ben de ellerimi örtünce ellerine... Oyun başlayacak.
(Ellerin de kaba durdu ellerimde, dilin kadar.)- Şimdi dövmeye çalış ellerimi. Boşa giderse tokadın sıra bana geçer ona göre.
(Dayakla oyun! Büyüklerin işi olmalı bu!)- Ne kadar çabuksun! Elin de amma ağırmış! Ben de boş bulundum canım... Oyunda olur o kadar. Acır da insanın bir yerleri... Üzme kendini...
(Ay!.. Kıpkırmızı oldu adamın eli. Çok da acıdı besbelli. Böyle oyun mu olur, hemen vazgeçmeli...)- Hah! Bu kez havayı dövdün. Şimdi sen ört bakalım ellerini... Her gecenin bir sabahı var!
(Taktı adam, ille dövecek! Kalkıp kaçsam ayıp olacak!)- Vurdun mu, işte böyle vuracaksın! Vuracaksın ki hak edesin kazanmayı... Ne o yaş geldi gözünden! Dayağı atınca da ağlıyorsun, yiyince de... Yoksa çok mu acıdı ellerin?
- Elin ele çarpmasından yanmaz canım, sözle yandığı kadar!