dumansızlar
SESLİ EDEBİYAT DERGİSİ

FARAH'IN ÖYKÜSÜ
Merhaba,
Rahatsız olan duygularımı, paylaşmak istedim.
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının ya da kısaca "millet" in bir karmadan oluştuğunu ve bu karmanın çiçek bahçesini andırdığını göstermek için gayri-müslimleri bir kenara itip "Türk, Kürt, Arap, Çerkez, Boşnak, Laz, Pomak" diyerek saymaya başlamaları (kendini bilmezlerin) tüylerimi diken diken eder...
Geçenlerde İtalya'da vefat eden zamanımızın büyük opera şarkıcısı Leyla Gencer'in, cesedinin yakılıp, küllerinin İstanbul Boğazı sularına savrulmasını vasiyet etmesi, İslamcı tayfanın zihniyetini bütün çıplaklığıyla ortaya çıkardı.
Bir İslamcı yazıcının, "küllerinizle suyumuzu kirletmeyin!" tarzında zırvalaması, çağdaş Türklerin eleştirisine konu oldu. Bu eleştirilere de tahammül gösteremeyen İslamcı tayfa, bu kez, "Nuh Gönültaş, Müslüman olduğu bile şüp-heli olan Leyla Gencer için -külleri İtalya’da kalsın- diye yazınca, adeta linç edilmeye kalkışıldı. Bunların, kendi fikirleri dışında hiç bir fikre tahammülünün olmadığı bir kez daha ortaya çıkmış oldu" diyerek ikinci bir saldırıya geçtiler.
Peki...kendilerinin başkalarına, başkalarının fikirlerine tahammülleri var mı?
Kot pantolon giyerek alışveriş merkezine giden ve orada bir erkeğe saat soran eşini bıçaklayarak öldüren adamın cezasında indirim yapıldığına ilişkin haberi, gazetelerde okumuşsunuzdur. Eşini öldüren erkek kendini savunurken "Bana inat kot giydi, saati de cilveli bir şekilde sordu" deyince, mahkeme müebbet hapis cezasını 24 yıla indirmiş. Adam, "pişmanım" dediği için de bir dört yıl daha indirilmiş. Ülkemizin ceza infaz yasasını da hesaba katarsanız kadın öldüğüyle kalacak...
Kim bilir, belki de kadını mezarından çıkarıp, yeniden asmadıkları için sevinmemiz gerekiyor!
Yine üniversite yıllarına dönerek, usuma gelen bir kısa öyküyü, güzel Farah’ın öyküsünü anlatmak istiyorum. Çünkü, yatay geçişle bizim üniver-siteye gelen bu kızlar, yıllar sonra anlattıkları bu anlamlı öykü... kim bilir be-nim gibi birilerini de etkileyebilir...
Farah, İran’da "İslam devrimi" başladığında ablasıyla birlikte üniversitede okuyordu. İki kardeş, başları açık, modayı takip eden güzel kızlardı. Humeyni'nin İran'a dönmesiyle başlayan "İslam devrimi" daha gerçek yüzünü gösterme-den ve ülkenin yüzünü karartmadan Farah'ın babası, iki kızını da karşısına aldı.
Geleceklerinin acılarla dolu olacağını sezen baba, canı kadar sevdiği ve üzerle-rine titrediği iki kızına şöyle dedi: "İran felakete gidiyor. Artık burada öğreni-minizi sürdüremezsiniz. Ya evlenin, ya da Türkiye’ye gidin ve orada okuyun."
Farah ile ablası, babalarının önsezilerine güveniyorlardı. Hemen toparlandılar ve ülkelerini terk ederek, Türkiye’ye geldiler. İkisi de kadın olarak özgürlüklerini yitirmekten kurtulup, üniversite eğitimlerini sürdürdüler.
Türkiye güzeldi. Bu ülkede kadınlar özgürdü. İran’da ise kara bulutlar yoğunlaşmaya başlamış, caddeler idam sehpalarıyla dolmuştu. Çok geçmeden şeriatla yönetilecek olan İran, İslam cumhuriyetinin kurulduğunu dünyaya açıkladı. Mollalar, İranlı kadınların özgürlüklerini ortadan kaldırdılar. Yıllar hızla akıp geçti. Farah ile ablası, üniversiteyi bitirdi. Ablası İran’a döndü. Farah ise, Türkiye’de kalarak, bir Türk gencine âşık oldu ve onunla evlenip, yuva kurdu. Çok mutluydu. Kocasını çok seviyordu. Bir oğlu oldu. Evlilikleri çok daha güzel ve daha anlamlı hale geldi. Ama zaman geçtikçe, mutlulukları bazı sorunlarla gölgelenmeye başladı. Kocası uçarıydı. Eşini ve çocuğunu ihmal ederek, bekârlığındaki gece hayatına kaptırdı kendini... Farah, kocasını daha seyrek görmeye başlamıştı. Evliliğinin, geleceğini, babasından miras kalan önsezi gücüyle gördü. Zaman yitirmenin anlamı yoktu. Kocasından boşanıp, kendisine ve oğluna yeni bir hayat kurdu. İyi bir işi vardı; evliliği bitmişti ama Türkiye'de mutluydu. Sevdiği dostları, arkadaşları vardı. İran'a dönmeyi hiçbir zaman düşünmedi. Ama oğlunu doğurduğu andan itibaren yüreğine düşen bir özlemi vardı. Bir gün ülkesine gidecek, sularına dalarak büyüdüğü Hazar Denizi’ne girip oğlunu, yaşamdaki en değerli varlığını bağrına basacaktı. Canı kadar sevdiği oğlu ile Hazar'ın büyülü sularında bütünleşecekti.
Oğlu altı yaşına gelince, onu alıp ülkesine gitti. Ailesiyle kucaklaşıp, özlem giderdikten sonra oğluyla birlikte doğru Hazar'a gitti. Ama genç kızlığında bikiniyle kumsalında güneşlendiği, sularına dalıp saatlerce yüzdüğü o güzelim plaj, tam ortasından yüksek bir perdeyle ikiye bölünmüştü. Bir tarafta kadınlar, öbür tarafta erkekler vardı. Oğlunu kadınlar tarafına sokmadılar. Farah, yıllarca sürdürdüğü, Hazar'ın sularında oğlunu kucaklayıp bağrına basmak için büyüttüğü özlemini gideremedi
İslam cumhuriyeti, anne ile oğlunun kucaklaşmasına izin vermedi...
Farah'ın öyküsü bu kadar... bu öyküyü anlattıktan sonra, gözlerimin içine baktı. Kararlı bir biçimde, "Türkiye buna izin vermez. Ben buna bütün kalbimle inanıyorum" dedi...
Mustafa GÖKÇEK