Skip to: Site menu | Main content

MUSTAFA GÖKÇEK İLETİSİ

 Merhaba...

     Yıllar önce, üniversitede ki görevim esnasında, o yıllarda fakültemizin öğrencisi olan ve zaman içerisinde, bir arkadaş ve bir dost olan ama şimdilerde de İran’da gazeteci, sevgili dostumdan alıntılar yaptım. Bu alıntıların bir kısmı, kişisel aktarımlarım, ayrıca yazılan bir mektubu, mektubundan, bende izler bırakan ve sizlere aktarmak istediğim derin ifadeler...

     Biliyorsunuz, türban konusu bir simge olduğunun bilinciyle, başbakan tarafından (ki, neden bir başka ülkede bu açıklamaya gerek görüldü!... meçhûl...) İspanya’da açıklandı. Oysa, bu tür ülkeyi geren ve Müslüman ağırlığı ve bir çok kimliği kapsayan bir ülkede bu tarz konuşmayı yapmanın talihsizliğini maalesef başbakan yaşadı. Ancak şu bir türlü anlaşılamadı ki, böyle bir ülkede, böyle bir düşüncenin serbest olması, Avrupa ülkelerinde ki gibi, serbest olduğu gibi olmaz... Yani Türkiye genelinde düşünürsek, laikliği önemli bir ölçüde bünyesinde bulunduran bir ülke, Atatürk ilke ve inkılaplarından hiçbir zaman ne taviz verir... ne de böyle bir düşünceye yakın olur... Dolayısıyla böyle bir düşünceyle ülkeyi germenin saçmalığı kanımca tartışılır... Bence kamusal alan gibi bir varsayım söz konusu düşünülürse, evinizin dışında olan her yer kamusal alandır.

     Ama ben, bu konulara, aşağıda ileteceğim, iran’lı gazetecinin mektubuyla devam edece-ğim;

     İran’daki olayların bu günkü Türkiye’de yaşananlar gibi başladığını ve kara bir geleceğin

Herkesi yutacağını belirten bu arkadaşım...

     “Evet, Humeyni yeryüzünde cenneti vaat etti bize... Demokrasi gelecek, kimse fikirleri ve siyasal görüşleri yüzünden tutuklanmayacak, işkence yapılmayacak, kadınlara eşit haklar veri-lecek, giyim serbest olacaktı.

     Şah’ı devirdikten sonra mollaların camiye geri döneceklerinden emindik. Devleti yönetecek durumda olduklarına inanmıyorduk. YANILDIK!...

     Her şey 14 Ocak 1979 tarihinde değişti. Şah, İran’ı terk etti. Ardından İran tarihinin en büyük yürüyüşü Tahran’da yapıldı. Sansür, yasak yoktu. İstediğimiz gibi bağırıyorduk. Fakat mitingde ilk dikkatimi çeken, Musaddık ya da solcu şehitlerin resimlerini taşıyanların mollalar tarafından dövülmesi oldu. Pek üzerinde durmadık bu olayın. –Hele bir kurtlarını döksünler, sonra sakinleşirler- diye düşündük...

     Ertesi gün, bir gazetede, bir hırsızın mollalar tarafından yakalanıp, adına “İslam Mahkemesi” denilen mahalli bir heyet tarafından 35 kamçı cezasına çarptırıldığı haberini okuduk. Haberi ciddiye almadık. Üç, beş sapsızın işi dedik.

     Bu arada bira ve şarap fabrikalarının yakılması, sinemaların tahrip edilmesi, filmlerin sokaklara atılması gibi olayların üzerinde hiç durmadık. “Ufak tefek şeylerin toplumun demokrasi ve bağımsızlık yolundaki çabaları etkilemesini istemiyorduk.

     Biz bunları söylerken, mollalar tarafından kadın ve erkeklerin yan yana yürüyemeyecekleri, okullarda aynı sıralarda olamayacakları, birlikte spor yapamayacakları gibi gerici kararlar ardı ardına alınmaya başlandı.

     “Müslüman kadınların yanında orospuların yeri yoktur denilerek kadınlara örtünme zorun-luluğu getirildi. Özellikle üniversitelerde bu yüzden çatışmalar çıktı.

     Bu çatışmalardan rahatsız olduk, kadın sorununun güncelleşip, ön plana geçmesini istemiyorduk!... “Asıl mücadele emparyalizme ve kapitalizme karşı  verilmelidir” diyorduk. Kadın sorunu bir yan çelişki, ana çelişki sömürü diye düşünüyorduk.

     Peçesiz, başörtüsüz sokağa çıkan kadınlar artık açıkça, gözümüzün önünde dövülüyordu. Bazı kadınların yüzüne kezzap atılıyordu. Humeyni “Bütün sorunlarımızın sebebi, cemiyeti-mizdeki ahlâksızlıklardır. Bunların kökünü kazımalıyız” diyor, genç mollalar terör estiriyordu. Kitapevleri yağmalanıyor, gazete bayileri ateşe veriliyordu.

     Şiraz’da “İslam Mahkemesi” eşcinsel ve fahişe olduğu gerekçesiyle dört kişiyi idam edi-yordu. Benzer olay Tahran’da da gerçekleşiyor, üç fahişe ve eşcinsel kurşuna diziliyordu.

     Sesleri ve görüntüleriyle erkekleri tahrik ettikleri için kadın spikerler TV’den kovuluyor, uyuşturucu olarak müzik yasaklanıyordu. Alkol içen, kırbaç cezasına çarptırılıyordu. Yani toplum hızla dincileştiriliyordu. Kadınların evlenme yaşı 18’den 13’e düşürüldü.

     Parfüm, ruj, saç boyası gibi kadın memurlara tesettüre girme emri verildi. Mollalar güçlendikçe saldırganlaştılar.

     Gerçeği anladığımız vakit iş işten geçmişti. Şah döneminden daha çok insan cezaevlerine konuldu, idam edildi.  Milyonlarca insan canını kurtarmak için yurtdışına kaçtı. Kaçanlardan biride bendim... Umarım bizim hatalarımızdan, birileri ders çıkarır!...  

 

 

[ haber belgeliği ]